Günlerdir sayıkladığım, hayallerini
kurduğum Bozcaada gezimize 1 gün kalmış, oh be sonunda sakin, sessiz, huzurlu
bir mola verecektik hayata. Bunları düşünüp mutlu mutlu gülümsüyordum ki
Milliyet Gazetesi gözüme ilişti. Ege ve Marmara da fırtına uyarısı ! Yok artık,
kesin kamera şakası. Şaka olsun lütfennnn çünkü feribotla geçeceğiz ve midem
denen organ o kadar hassas ki resmen ağzımda yaşıyor. Neyse moral bozmak yok,
yarın olsun bakalım
Sabah erken kalkıyoruz ki
saat:13:00 deki feribot a yetişelim, Çandarlı, Dikili, Ayvalık, Küçükkuyu
istikametinde keyifli bir yolculuk başlıyor, sohbet edip, poğaçaları
atıştırırken zaman nasıl geçiyor anlamak mümkün değil.
Mola için en güzel yer, Manzara Cafe;
Küçükkuyu yu geçtikten sonra dağın üstünde. Muhteşem bir manzarası var; deniz
ayaklarının altında, her yer yemyeşil, mis gibi bir hava. Haydi o zaman tavşan
kanı çaylar da gelsinnn...
Fırtına etkisini göstermeye
başladı, altında oturduğumuz şemsiye uçmak üzere hemen yerimizi
değiştiriyorlar. İşte şimdi korkmaya başladım.
Kaz dağları muhteşem güzel,
birgün buraya da gelmek için sözleşiyoruz. Şömineli dağ evleri varmış
konaklamak için, börtü böcekten korkan ben, dağın içindeki yabani hayata ne
kadar uyum sağlarım o bilinmez.
Geyikli sapağından ayrılıp limana
geliyoruz, araba sırası başlamış biz 3. sıranın başındayız. Feribotun da pek
kalkmaya niyeti yok derken, arkadan yeni gelen her araç, sıra falan takmadan
feribot a gidiyor.
Ulennn noluyoruz hoop , korna
derken, içeri alan abi “tamam abi sen de gel” diye bize işaret ediyor. Sistem
garip yani, sessiz beklesen feribot dolacak sen saf saf kalacaksın. O yüzden
baktınız uyanıklar var, ezdirmeyin kendinizi derim ben.
Deniz bol dalgalı, rengi de bir
hoş. Dışarıda oturmayı deniyoruz, saç baş birbirine girince, basık ve sıcak olan kabinde
alıyoruz soluğu, o dakikaları hatırlamak istemediğimden çabuk geçeyim, sürekli
önümüzde engeller var da biz de üzerinden zıplıyormuşuz gibi hareket ediyor
feribot. Bir sağa yatıyoruz bir sola, içimden diyorum” huzurlu tatil öyle mi,
al sana huzur”
Normalde 45 dakika sürecek yolculuğu
biz sanırım 1 saat 15 dakika gibi bir sürede tamamlıyoruz. İnince toprağı
öpeceğim o derece.
Feribotla gitmenin en güzel
tarafı, adaya yaklaştığınızda sizi karşılayan küçük iskele ve devasa kalesi.
Masallar ülkesine giriyor gibi hissediyor insan.
Günlerdir internette nerede
kalınır diye harıl harıl otel arıyorum, deniz soğuk olabilir, havuzlu olsun da
bari ıslanırız diye düşündüğümden, Siesta Otel de karar kıldım, adada otellerin
hepsini görünce bu kadar doğru bir seçim yaptığım için tebrik ettim kendimi.
Navigasyona Siesta yazıp bir
heyecanla gidiyoruz 4 günlük yuvamıza. Gördüğüm an büyüleniyorum. Deniz manzarası
ve şirin bir havuzu olan, 10 odalı, kırlangıç kuşlarının sesi ile dolu, tam da
hayallerimdeki otel.
Kalp mi çıkmış ne???
Otel kadar sahibi de hoşumuza
gidiyor. Bize adayı, nerelerde yememiz gerektiğini, kesin görmemiz gereken
yerleri anlatıyor.
Denize girmek mümkün olmadığından
başlıyoruz ada turuna. Feribottan indiğinizde sağ taraf Rum, sol taraf ise Türk
mahallesi. Gözlemlerime dayanarak, Rumlar evlerine daha ii bakmış, daha renkli
ve eğlenceli.
Hangi yoldan giderseniz gidin
dönüp yine merkeze çıkıyorsunuz, adada kaybolma derdi yok. Biz de kıyı kıyı
ilerlerken, Akvaryum koyunu, Ayazma Plajını, Rüzgar Güllerini, üzüm bağlarını ,
bağların içindeki şipşirin taş evleri ağzımız açık izliyoruz.
Geçen gün yağmur yerine çamur
yağdığından araba pis, adadaki tek benzin istasyonuna çekiyoruz. Böyle bir
imkan olması çok güzel falan derken, istasyonda araç yıkamanın yasak olduğunu,
sanayi sitesinde yıkatabileceğimizi de öğreniyoruz. Çeşme başı bulup güzelce
yıkıyoruz arabamızı biz de..
İstasyonun yanında pizzacı var
adı bizi gülmekten öldürüyor; Tayyare Pizza. Ayazma da yüzerken sipariş
verseniz bile gelip sizi plajda buluyorlarmış, hizmette o kadar sınır yok yani..
Biz yiyemedik çünkü daha sezon başlamadığı için burası da açılmamış.
Buraya kadar gelip de rüzgar
güllerini görmeden olur mu hiç.
İlk defa bu kadar yakınındayım,
garip bir his, sürekli dönen pervanelerden gelen rüzgarın sesi büyüleyici.
Hemen girişindeki binanın terasında, turistler şaraplarıyla gelip gün batımını
izliyormuş.
Her koyda ayrı bir güzellik, rüzgarla
birlikte denizin kayalara çarparak aldığı görüntü müthiş, sürekli arabadan inip
seyrediyoruz.
Sonra sevgilim gözüne ufak bir
feneri kestiriyor, dağın bir başında. Yanına gidelim mi sorusuyla kendi kendime
konuşmaya başlıyorum “Yolda gördüğümüz yılandan burada bir sürü vardır, böcekler
cirit atıyordur, bu adam da nereden çıkardı bunu şimdi, o kımıldayan neydi
öyle, üfff niye geldik...”
Bakımsız bir fener, sonradan öğreniyoruz
ki asıl Polente Feneri görülmeye değermiş. Zaten tüm biblolarda, heykellerde
hep Polente Feneri var. Mutlaka gidilmeli, sevgilimin fener hastası olduğunu bu
gezide anlıyoruz hep beraber.
Merkez e indiğimizde herkesin
elinde aynı pastanenin torbası olduğunu görüyorum. Bu arada adada poşet
kullanmak yasak, herkes kağıt torbalarda ya da keselerde veriyor malzemeleri,
bu durum benim çok hoşuma gitti.
E biz eksik mi kalacağız diye (ki
bundan sonra sabah akşam uğrayacağız) Çiçek Pastanesinde alıyoruz soluğu. Adanın
meşhur neyi var diye sorarsanız en başta bu pastane yazılmalı bence.
İçeride bizim Kavala Kurabiyesi
diye bildiğimiz, bademli kurabiyeler var. Aslında Kavala adını sonradan almış,
ilk buradaki Rumlar yapıyormuş, sonra göç edenler yüzünden Kavala ya gitmiş. Burada
adı; Sofi Badem Kurabiyesi (Sofia; tarifini mirasçılarından aldıkları Rum bir
kadın)
Pastanenin diğer meşhur tatlısı
ise Karadenizli olmalarından dolayı Hacı Tahir Badem Lokumu. Off o ne güzel
lezzettir öyle, dışı daha katı, içi ise yumuşacık, mis gibi bademlerin tadı,
müthiş. Ben şahsen Sofia nın kurabiyesindense bu tadı daha çok beğendim.
Pastane ilginç; içinde piyanosu
var ve gün boyu klasik müzik çalıyor….
Biz ilerleyen günlerde çeşitli
versiyonlarıyla yedik, çay ile, limonata ile...vs
Bu arada isterseniz mıhlama ve
karadeniz den gelme süper kavurmaları da var, denedim de oradan biliyorum
Rum mahallesinde gezerken
sokakların arasında yanyana bir sürü meyhane görüyoruz, minik minik şirin
masalar, antika gramafonlar, ortam şahane, tam da aradığımız böyle bir yerdi.
Bize en çekici gelen Simyon Bahçe oluyor (sahibi Simyon Bey in adını almış)
Mezeler süper özellikle kocaman
ve kezzetli kalamarına ve Simyonaki ye bayıldık. Simyonaki denen bu lezzet
abidesi, bilmem kaç çeşit peynirle hazırlanıyor ve pişiriliyor. Enfes enfes
İlk gece denediğimiz Şarap (Vasilaki) içimizi yaktı, içkiye pek de alışık olmayan bünyeye fazla alkollü geldi sanırım.
O kadar çok meze yiyoruz ki zaten kurabiyelerle doldurduğum karnım yeterrrrr
diye bağırıp duruyor, balıklar yarına kaldı. Bu Rum meyhaneleri çok keyifli,
çalan müzik bile sizi yeniden ve yeniden aşık edebilir.
Kaleyi hep dışarıdan
fotoğrafladık şimdiye kadar, hadi bakalım içinde neler varmış diyoruz. Kapıda
görevli masası var, Tv açık ama bir eksik var, hıımmm tamam görevli yok.
Fiyatlara bakıyoruz 5 TL yazıyor,
neresine alıyorsun bu parayı, her yeri ot sarmış, bakımsızlıktan girilemeyecek
hale gelmiş ...
Kaleyi kimin yaptırdığı belli
değil, adadaki haklarını kaybeden Venedikliler kaleyi yağmalayıp öyle
gittiğinden Fatih Sultan Mehmet zamanında kalıntıların üzerine kale tekrar
yaptırılmış ve bugünkü halini almış.
Dış kale ve iç kale olmak üzere 2
kısımdan oluşuyor, 3 tarafı denizle çevrili, adaya tek bağlı olduğu kısım ise
10 metre genişliğinde bir hendekle adadan ayrılmakta.
Bu heybetli kale bizde değerini
bulamıyor bence, kalenin surları, her yeri yüzyıllardır sapasağlam kalmayı
başarabilmiş ama onu bakımlı tutmayı bile becerememişiz. Bilgilendirme levhası
diye birşey bulmak mümkün değil, ufacık yazılar ise çoktan silinmiş gitmiş.
Topların olduğu kısımda ufacık
şeymiş diye güllelerden birini elime alıyorum daha doğrusu alamıyorum,
kımıldamıyor bile, kaç kilosun arkadaş sen.
Sevgilime bisiklet kiralayalım
diyorum, zaten ömrünün yürüyüşünü, benim için yaptığına dua etmemi isteyen bir
surat ifadesi var karşımda. O zaman okuduğum bir fıkradaki taktiği uyguluyorum.
Daha kötüsünü gösterip, azına razı etmek :)
Ayy aşkım tamam o zaman motor
kiralayalım, hem yorulmayız, üff ne tatlılar baksana, nolur nolur, ben
kullanacağım... Emniyet hastası sevgilim, “bence bisiklete binelim, başka günde
motor kiralarız” diye aklınca beni motordan soğutuyor, bisiklet işi tamamdır
yani :)
Benim bisiklet sevgiliminkinden
hallice, daha doğrusu sanki onunki elde yapma gibi, demir yığını :) Elleri bile kapkara oluyor. Zaten kiralama yerinde kendi aralarında sohbet
halindeler sizinle ilgilenen de yok, garip bir yer.
Olsun atlıyoruz bizim Ferrarilere
sokak aralarında dolanıp duruyoruz. Meryem Ana Kilisesini resimliyoruz,
pastaneye gidip atıştırıyoruz. Oooo süper. Şüpheleniyorum sevgilimden sürmekten
çok, mola vermek ister gibi.
Kaldığımız otel muhteşem, bizim
kapının önünde bile kırlangıçların yuvaları var, sabah telefonun alarmı hala iş
saatine ayarlı olduğundan erkenden kalkıp camları açıyorum ki, o müthiş
seslerin arasında taptaze hava ile kalkalım.
Bahçesi bayağı büyük, sahibi
herşeyden ekmiş, mesela 15 zeytin ağacı var, kahvaltı da yediğimiz tüm
zeytinler kendilerine ait, diğer tüm yediklerimiz gibi.
Şeftali, kayısı, kiraz her türlü
ağaç mevcut. Herşey doğal, her kahvaltı da 3 çeşit reçel çıkıyor her gün de
çeşitleri değişiyor. Mesela; incir, domates, karadut, vişne, çilek...vs hatta
yol kenarlarında gördüğümüz gelincikten bile reçel vardı
Otelin bir de plajı mevcut,
normalde çok dalgalı olmazmış fakat biz oradayken giremedik, bir de tabii
deniz kestanesi varmış :)
Yılda 2 defa Kaya-Feraye
Çilingiroğlu misafirleri oluyor ve 10 gün önceden aranmazsa yer bulmak
imkansızlaşıyormuş, tabii bu tatilde tek misafir biz olunca bunu duymak komik
geliyor insana. Sürekli takılıyorum, sevgilim oteli benim için kapattı diye :)
Eğer gitmeyi düşünüyorsanız
kesinlikle tavsiye ederim,.
Adada herkes ATV kullanıyor ya da
motosiklet, bir de traktörümsü bişey var, kocaman değil ufak minyatür traktör
diyeyim, resmini çekemediğim için.
Ertesi akşam Battı Balık adlı
restoranı gözümüze kestiriyoruz, daha lezzetli bir şarap eşliğinde. Bu defa az
meze, çok balık mantığıyla; asma yaprağında pişirilmiş barbunları, tereyağında
pişmiş lezzetli karidesleri indiriyoruz mideye.
Ayrıca tarak diye bir mezeyi de
çok beğeniyorum adam şu şekil tarif ediyor “Shell in amblemi gibi bir midyenin
içinden yapılıyor, sadece bu adada bulunuyor” Shell markası ne kadar insanların
beynine kazınmış helal olsun diyorum.
Ertesi gün Polente Fenerini
bulmayı umarak bayağı yol gidiyoruz, ben sürekli “ tamam işte bu yol” diye apır
sapır yollara sokuyorum, zıplaya zıplaya giderken bir de pişkin pişkin “kızdın
mı , niye sesin çıkmıyor” diye de üste çıkıyorum, gösterdiğim hiçbir yol
çıkmıyor elbette.
Yine rüzgar güllerine gelince
bekçiye sormak aklına geliyor sevgilimin, meğerse tesisin içinden toprak bir
yol oraya gidiyormuş ama akşam 6 dan sonra açıkmış. Ok dedik 18:00 den sonra
damlarız buraya.
Fener sevdalısı kocamı elinden
tutar getiririm. Bu adam niye ille fener diye tutturdu anlamadım, evli olmasak
beni tenha yerlere götürmek istiyor diye düşüneceğim o derece, adam artık ne
yapsın tenha yeri, elinin altındayım nasıl olsa di mi ama.
Akşamüstü 6 oldu geldik mi;
geldik, bekçi değişmiş mi; değişmiş yeni bekçi bizi içeri aldı mı; hayır :)
Kaçar mı sevgilimden adamın
altından girdi üstünden çıktı, söz vermeseydiniz, diğer bekçiyi ara sor, bu
kadar yol geldik... ooo neler neler. Zaten girince “buraya benden başka kimse
sokamazdı seni :)”
diye de bayağı bir hava attı.
Tamam girdik girmesine de yol bir
kötü sormayın, az gittik uz gittik, kumla dolu kısma gelince arabayı terkedip
yaya olarak devam ettik. Yani ATV ile gelmek lazımmış, şimdi batarsak bekçi
önce gün batımını bekliyoruz sanacak, gelmeyecek, sonra da ohh oldu deyip ölse
kurtarmayacak bizi. Öyle böyle ıssız değil çünkü.
Bayağı yaklaşınca ben yine
mızırıklık çıkarıyorum, yeter dönelim diye, arkadaş gidip de ne göreceksin;
işte karşında gözüküyor. İçeri almamalarının asıl sebebi buradaki uçurumlardan
arabaların uçmuş olmasıymış. İntihar ettiler zaar, bu manzarayı görünce.
Tatilimizin geri kalanını
rüzgarın hafiflemesinden dolayı Ayazma Plajında geçirdik. Upuzun incecik
kumlarla kaplı, tertemiz bir deniz, şunu da ekleyim buzluktan yeni çıkmış gibi.
Temmuz ayında bile böyleymiş suyun sıcaklığı.
Sezon açılmadığından beleşe
serdik havluyu güneşlendik. Normalde sanırım şemsiye + 2 şezlong: 15 TL imiş.
Güneşten kavrulunca hadi sevgilim
denize girelim diyorum ayakları bileğe kadar sokup geliyoruz. Bir defasında
azmedip göbeğe kadar geldik ama işte o son noktadır. Fatih in hayatını bitirdim
o kadar zaman geçirdik plajda bronzlaştık da ama deniz ııı ııhhhh.
Üzerinde balıklar olan, beyaz
elbisemi giyip denizde yürüyüş yaparken, kumsaldaki kızlar görüntüyü çok
beğenmişler, resim çekebilir miyiz diye sordular. Oooo sen poz iste, döne döne
çekilirim ben :)
Ada sit alanı olduğundan her yere
bina yapamıyorsunuz, otellerin çoğu zemin katlı; yerden kazanmak için, o yüzden
plajın etrafında derme çatma restoranlar var. Biz gitmedik ama Ali Baba da
Kalamar-Bira yapmadan dönmeyin diyorlar.
Daha önce bahsettiğim gibi poşet
yok, yediğimiz restoranlarda da hep cam şişeden su içiliyordu. Hoşuma gitti.
Cumartesi günü uçurtma şenliği
var ama biz 1 saat geç gidince herkes kapışmış uçurtmaları, ben kenarda ööle
yetim gibi bekledim. Sevgilim aradı falan ama ne mümkün tek bir tane bile
bulamadı.
Adaya bir sürü Harley ci gelmiş.
Bu sıcakta deri yelekler pantolonlar falan, hep merak ederim pembe şortlu,
askılı yeşil body li tipler hiç sürmez mi, sürse çok mu ayıp kaçar, amaç farklı
olmak değil mi giyseler amaca yönelik olmaz mı, siyah bandana, siyah uzun
sakallar, fenalık geçir miyorlar mı, evde penye eşofman giymiyorlar mı...
Bunun gibi saçma sorular
doluşuyor beynime.
Biz bu gezide huzur bulduk, stres
filan kalmadı, deşarj olduk resmen. Adayı da çok sevdim.
Ayrılmadan şarap tadım
mağazalarını gezdik, en lezzetlilerinden 3 şişe aldık. Tanesi 13-20 TL falan,
meyhanelerde verdiğimiz 40 TL neydi o zaman diye iç geçirdik.
Bu arada battı balık adlı
meyhanede hesap normalinden pahalı geldi , baktık bizim 450 Gram Barbun Balığı
, olmuş sana 1 kilo .
İtiraz ettik, 40 defa özür
dileyip değiştirdiler ama içimizde şüphe de kalmadı değil, sarhoş adam hesaba
mı bakacak diye düşünüp, herkese böyle geçiriyorlar mı acaba.
Sokak arasında hediyelik sergiler
açılmış, bayağı uzun bir süre oyalanıyoruz, camdan uğur böcekli ve yelken
motifli kaşıklıklardan alıyorum bol bol, buzdolabı süsleri (ki bizim
buzdolabına yapışmıyor, davlumbazı da ne kadar daha doldurabiliriz bilmiyorum)
de herkese alındıktan sonra rahatladık.
Feribot a binmeden hafif
birşeyler yiyelim diye Eski Kahveye oturuyoruz, buranın biz de hatırası büyük,
daha sevgililik zamanları gelmişiz Bozcaada’ya hem de günübirlik, cıss
sevgiliyken birlikte kalınmaz kuralı var.
O zaman burada oturup keyifle
kahvelerimizi içip, bol bol sohbet etmiştik. Sevdiğim benimle güzel birgün
geçirmek için o gün 700-800 Km yol yapmıştı hiç dinlenmeden.
Eski Kahve de salatalarımızı
söylüyoruz, ağzımızı açmadan baştan aşağı duygu sömürüsü olarak doğmuş bir kedi
geliyor, bir miyav deyişi var, al arabanın anahtarını, cebimdeki parayı diyesin
geliyor.
Bir iki tamam da hem sevgilimin
salatasındaki tavukları, hem benim hellimleri tükettiği halde, sesi hala
kesilmiyor. Sende ki nedir, çöp tenekesi mi, bi doymadın be hayvancık. Sonradan garip garip sesler çıkarmaya başlayınca ölüyor sanıp telaşlandık ama sanırım hazmetmeye çalışıyordu. E kolay değil ikimizden fazla tıkındı kerata
Ekmeklerle kargaları besliyoruz,
çok zeki hayvanlar bu arada, yerdeki kargaya atıyorum ama ağacın üstünden bizi
dikizleyen bir tanesi hooop kapıveriyor.
Çiçek pastanesine de uğramadan
olmaz tabii, anneye, teyzeye, İstanbuldaki anneye, işyerine...vs say say en
sonunda elimizde bir sürü kutucuk ayrılıyoruz. Ama kutuları da bir tatlı ki
sormayın, üzerinde Adanın resmi var. Hiç süslemeye gerek yok, şahane. Bu arada
kilosu 30 TL.
Feribotu görünce midem
kıpraşmaya başlıyor, fırtınalı gelişimizi hatırlıyor sanırım. Allahtan rüzgar
kesilmiş ohh mis gibi, dışarıda rüzgar, güneş ve denizin o muhteşem kokusunu
içimize çeke çeke yolculuk yapıyoruz.
Feribot; araç + biz : 58 TL
ödemiştik, bu geliş ve gidiş toplam fiyatı.
Karşımızda sürekli öpüşüp duran
bir çift çaylarını almış, badem lokumunu mideye indiriyor, off bayılacağım
sanki, deli gibi canım çekti. Arabada bırakmasak paketleri, hepsini o an silip
süpüreceğim o denli.
Kale den uzaklaşıyoruz, en güzel
manzaralı mezarlığı da geçtik. Bu mezarlık Osmanlı döneminden kalma en eski
mezarlık (1714) .
Aburga Ahmet Dede Türbesi,
limanın hemen sol tarafında bulunuyor. İçinde 10 mezar var, Aburga dedenin
mezarında denizciler dua eder ve adak adarlarmış. Hala halk tarafından
kullanılıyor.
Elveda güzel ada, elbet yeniden
geleceğim. ...
Notlar düşmem gerekirse
-Çiçek pastanesinin bayan
sahibine denk gelip tüm hayat hikayesini, yurtdışındaki akrabalarını, Türk
lerin Rumlardan daha içine kapanık olduğunu, çocuklarının eğitimini ...vs
dinleyip yarım gününüzü harcamak istemiyorsanız, gördünüz mü kaçın:)
-Talay ın satış mağazasında 13 TL
ye alacağınız şaraba yandaki Rum meyhanesinde 40 TL vermemek için bence indirim
isteyin, biz yapmadık son gün şarap fiyatlarını görünce kötü hissettik.
-Bisikleti kiralamak için biraz
dolaşın, bizim kiraladığımız yerin arkasındaki rent te bisikletler daha
bakımlıydı mesela. Saatine 10 TL aldılar.
-Feribot saatleri yazılandan
farklı olabiliyor, yoğun olursa ek seferler koyuyorlar aklınızda olsun, limana
gidip mutlaka teyidini alın.
-Akvaryum ve Habbele koylarına da
gidip yüzün.
-Bayramlarda çok kalabalık
oluyormuş, bu durumda park yeri ve plajlarda şezlong bulmak imkansız.. Mümkünse
sakin günlerde tadını doya doya çıkarın adanın.
-Mutlaka Siesta da kalınmalı,
deniz görmeyen otele otel demem ben
-Giderken tüm sevenlere Hacı
Tahir Badem Lokumu ve Sofia nın kurabiyelerinden alınmalı
Veee.. Merakla beklenen bozcaada gezisi :) havaya ragmen bence hersey super olmus.. bana cunda sokaklarini hatirlatti..mezeler sokaklar falan.. ayrica bisiklet motordan cok daha dogru bir secim olmus arkadasim :)
Çok keyifliydi, arada h.sonları kaçmayı düşünüyoruz. Motor kullanmayı da severim ama Bozcaada da sadece bir piyon olarak öne sürdüm :) Cunda ya benziyor evet, öyle keyifli işte...
Güzel bir gezi olmuş tebrik ederim. Bozcaada bence Türkiye'nin en kültürel anlamda renkli adası. Mutlaka gidilmesi gereken bir yer. Bir defa gittim ve büyülendim. Bozcaada gezi notlarımı burada bende paylaştım. Güzel bilgiler için çok teşekkürler.
Ozlem hanim, biz de sizinle tekrar tekrar gezdik adayi... Elinize saglik :)
Bu yaz yine yolunuz duserse sizleri Bozcaada Fotograf Atolyesi'ne bekleriz. https://www.facebook.com/bozcaadafotografatolyesi adresinden detayli bilgiyi bulabilirsiniz.
Özlem hanim, süper güzel bir yazi olmus, öncelikle bunu belirtmek isterim. Bizde (4 yetiskin, 3 cocuk) Eylül basi icin 5 günlük Bozcaada reservasyonumuzu yaptik. Bastan Bozcaada'da tatil fikriyle tereddütlerim vardi, simdiye kadar hep bilindik turistik yerlerde tatillerimizi yaptigimiz icin, ama sizin yazinizla birlikte hepsi yok oldu gitti :)) . Simdiden o yazdiginiz yerleri görecegim ve mettini ettiginiz lezzetleri tadacagim icin cook heyecanlaniyorum :)) . Eminim süper bir tatil olacak...sizinki kadar romantik olmasada (cocuk sayisindan dolayi :)) . Tesekkürler tekrar...
Ne guzel bir yorum bu boyle :)) bozcaada gercekten cok keyifli bir yer eminim cocuklarla daha renkli de olacaktir. Benim yerime de cicek pastanesinde o muthis lezzetlerden tadin olur mu :) iyi tatiller sevgiler
Çok keyifli ve güzel bir yazı olmuş. Bozcaada hakkında tutulmuş diğer bloglardan daha fazlasını içeriyor. Bozcaada hakkında güncel bilgilere ulaşmak isteyenler için http://www.bozcaadam.net adresini tavsiye ederim.
Veee.. Merakla beklenen bozcaada gezisi :) havaya ragmen bence hersey super olmus.. bana cunda sokaklarini hatirlatti..mezeler sokaklar falan.. ayrica bisiklet motordan cok daha dogru bir secim olmus arkadasim :)
YanıtlaSilÇok keyifliydi, arada h.sonları kaçmayı düşünüyoruz.
SilMotor kullanmayı da severim ama Bozcaada da sadece bir piyon olarak öne sürdüm :)
Cunda ya benziyor evet, öyle keyifli işte...
Güzel bir gezi olmuş tebrik ederim. Bozcaada bence Türkiye'nin en kültürel anlamda renkli adası. Mutlaka gidilmesi gereken bir yer. Bir defa gittim ve büyülendim. Bozcaada gezi notlarımı burada bende paylaştım. Güzel bilgiler için çok teşekkürler.
YanıtlaSilTesekkur ederim. Hemen girip sizin gezinizi de okuyacagim. Bozcaada kesinlikle gorulmesi gereken huzur dolu bir yer.
SilBaşından sonuna kadar soluksuz okuduğum nadir Bozcaada yazılarından birisi..Ellerinize sağlık :)
YanıtlaSilTeşekkür ederim, çok mutlu oldum böyle düşünmenize
SilOzlem hanim, biz de sizinle tekrar tekrar gezdik adayi... Elinize saglik :)
YanıtlaSilBu yaz yine yolunuz duserse sizleri Bozcaada Fotograf Atolyesi'ne bekleriz. https://www.facebook.com/bozcaadafotografatolyesi adresinden detayli bilgiyi bulabilirsiniz.
Selamlar
Huzur bulmak icin tekrar tekrar gelmek isterim. Guzel yorumunuz icin cok tesekkurler. Hemen inceliyorum cok ilgi cekici
SilÖzlem hanim, süper güzel bir yazi olmus, öncelikle bunu belirtmek isterim. Bizde (4 yetiskin, 3 cocuk) Eylül basi icin 5 günlük Bozcaada reservasyonumuzu yaptik. Bastan Bozcaada'da tatil fikriyle tereddütlerim vardi, simdiye kadar hep bilindik turistik yerlerde tatillerimizi yaptigimiz icin, ama sizin yazinizla birlikte hepsi yok oldu gitti :)) . Simdiden o yazdiginiz yerleri görecegim ve mettini ettiginiz lezzetleri tadacagim icin cook heyecanlaniyorum :)) . Eminim süper bir tatil olacak...sizinki kadar romantik olmasada (cocuk sayisindan dolayi :)) . Tesekkürler tekrar...
YanıtlaSilAlmanya'dan sevgilerle
Gülsüm Tanis
Ne guzel bir yorum bu boyle :)) bozcaada gercekten cok keyifli bir yer eminim cocuklarla daha renkli de olacaktir. Benim yerime de cicek pastanesinde o muthis lezzetlerden tadin olur mu :) iyi tatiller sevgiler
SilÇok keyifli ve güzel bir yazı olmuş. Bozcaada hakkında tutulmuş diğer bloglardan daha fazlasını içeriyor. Bozcaada hakkında güncel bilgilere ulaşmak isteyenler için http://www.bozcaadam.net adresini tavsiye ederim.
YanıtlaSil